13 Ekim 2009 Salı

kim bu kafa!?!1


kocaman, ağır mı ağır, ikinci bir kafayla uyandım bu sabah. lodos kafasıymış. pencere açıktı, bütün ev uğulduyordu, yeni kafam yerinden kıpırdamak istemiyordu. dedim ki, seni bloga yazayım da cümle aleme rezil ol, gör gününü.. fakat yeni kafam hâlâ kocaman. diğeri de yazık, yazarak falan lodosun henüz süpürmediklerini kurtarmaya çalışıyor.
bulursam bu kayda bir tane resim ekleyeceğim. ya da rüyatamirleri'ni rahat bırakıp ciddi ciddi twitter kullanmaya başlamak..

edit: gerçekten tam da aradığım gibiymiş.. (bulamadım, gelme üstüme =/ )

12 Ekim 2009 Pazartesi

silly silly saliva

mutsuzluğun ziyaret etmeyi sevdiği mekânlar

banyo: bir sinema klişesi bu, bayağı da doğru olanlarından biri bence. sıcak su üstünden akıp giderken banyodaki ayna gibi aklın da buğulanır, düşüncelerin nemlenir, ağlayasın gelir.

kahvaltı masası: mutsuzluk hayvanının en acımasız ziyaretleri niyeyse daima yemek sırasında olur, özellikle de kahvaltıda. lokmaları yutamazsın çünkü kelimeler vardır boğazında, yolu tıkıyordur. ama konuşamazsın çünkü güzel bi şeydir kahvaltı, konuşursan mahvedersin, mahvetmek istemezsin, kimse mahvetmeni istemez.. yemeyerek yeterince ayıpsın. büzüşüp kal öyle orada.

balkon: akşamsa, şehir istanbul'sa, her yer ışıksa, arabaysa, insansa ve sen balkonda oksijen avındaysan.. birden gözler, kulaklar, ruh kamaşır. ne içeri girebilirsin, ne dışarı uçabilirsin. sıkışıp kaldığın bu yeri mutsuzluk kaplar, oksijen biter.

ayna karşısı: favori mutsuzluğum. anlatmaya gerek bile yok, rutin, gündelik, olağan.

yol: taksinin arka koltuğunda, şoförün paslarını dışarı atıp yol manzarasıyla baş başa kaldığında, tek başına otlayan sıska bir at görürsün, havalanan bir poşet, refuja yerleşmiş bir ayyaş, vanının penceresinden kültablasını boşaltan bir salak, belki de timsaha benzeyen bir bulut.. fark etmez... mutsuzluk gelir bunlardan biriyle.

bir de mutsuzluğundan o kadar da emin olamadığım bir şey var. mtv açıksa ve mustafa sandal varsa.. herhangi bir şarkısı, herhangi bir klibi.. izliyorsun ya hani bi de.. işte çok zavallı bir an o.

10 Ekim 2009 Cumartesi

maybe not




09 Ekim 2009 Cuma

mum

ben bu alıntıyı sözlükte okudum. keşke doğrudan oruç aruoba'dan okusaydım, bugün bir anda karşıma çıksaydı ve.. bilmiyorum ne değişirdi...

"bir mum yaktığında, bir süreç başlatırsın - ama yürüyüşü senin elinde olmayan bir süreçtir bu; artık, kendi oluşma biçimini izleyecek, senin elinde olmadan da, zaman içinde, varması gereken noktaya varacaktır.

mum, önce, bir noktaya kadar, kendi doluluğu içinde, güçlü güçlü yanar; ama yanışında belirli dengesizlikler oluşunca (ki, kaçınılmazca oluşur bunlar), çeperini delip, eriyik maddesini dışarı akıtıp, fitilini yakıp küçülterek, söneyazar - önlem düşünürsün: alır, kenarlarını düzeltir, bir madeni kutunun kabını ters çevirip, içine koyarsın - ama, boşunadır bu da : çünkü kendi süreci içerisinde oluşturduğu dengesizlikler sürmektedir - çeperleri tam düz değildir; içine koyduğun kabın belirli bir eğimi vardır - gene, akar dışarı, eriyik madde: kabın içinde yayılır; kap ısınır; dibine varmış fitil, artık, her türlü biçimini yitirmiş maddenin son kalıntıları içinde, ucu ucuna, yanıyordur - sönmesi yakın ve kaçınılmazdır.

şimdi yapabileceğin tek şey, kap içinde kalmış eriyik maddeyi bir kenarında biraraya getirip, muma benzer bir biçime sokarak, dibine dayanmış fitile biraz daha süre tanımaktır - ama artık bilerek: mumun, sönecektir.

elinden birşey gelmez - hep müdahele edersin; dersin, şöyle, suraya toplasam - şöyle, şu biçime soksam; şöyle, bir köşede, sürebileceği bir konum bulsam - şöyle... - boşunadır: madde tükenmeğe yüz tutmuş; güdük fitil de, dibine dayanmıştır.

ama sönmez bir türlü: fitil yok denecek kadar kısa; maddesi de, dikkatle belirli bir açıda tuttuğun kabın bir köşesinde, ancak küçük bir oyuk olarak kalmış; oysa alevi, eski canlılığından -sanki- hiçbir şey yitirmememiştir.

sönmez bir türlü - sen de, sonunda, gücünü toplayabildiğin bir anda, kendin üfleyip söndürürsün onu: mumun söner."

22 Eylül 2009 Salı

november

kabuklar, çiçekler, kokular, damlalar, ölü çekirdekler, kuru yapraklar, hatta kafamın arkasındaki kozalaklar.. kendimi daha önce böylesine doğaya ait hissetmemiştim, her yanımda onları hissediyorum, ellerim çamur içinde sanki. toprakla, ağaçlarla, kuşlarla birlikte donmaya hazırlanıyorum. dökülüyorum, dünden biraz daha soluk suratım, parmaklarımdan birkaç tanesi daha düştü. çok üşüyorum, daha da üşüyeceğimi bilmenin titremesi alıyor beni durup durup. her zaman canımın içi olan kıştan bu defa korkuyorum. böyle biraz da korkudan titriyorum. yukarda bağla yazıyor.. bağlayamadan kaçıyorum.

21 Eylül 2009 Pazartesi

between the bars

müziğine bayılmadığı ama sözlerini okumaya doyamadağı şarkıları n'apmalı insan?

şöyle bi şey olur mu mesela..

drink up, baby, stay up all night
the things you could do, you won't but you might
the potential you'll be that you'll never see
the promises you'll only make
drink up with me now and forget all about the pressure of days
do what i say and i'll make you okay and drive them away
the images stuck in your head
people you've been before that you don't want around anymore
that push and shove and won't bend to your will
i'll keep them still
drink up, baby, look at the stars, i'll kiss you again
between the bars where i'm seeing you
there with your hands in the air waiting to finally be caught
drink up one more time and i'll make you mine
keep you apart deep in my heart separate from the rest
where i like you the best
and keep the things you forgot
the people you've been before that you don't want around anymore
that push and shove and won't bend to your will
i'll keep them still

her tarafa between the bars yazmak istiyorum aynen böyle koyu koyu, bunun için twitter hesabı bile açabilirim (açmam, yani bunun için açmam, hem twitter'da bold yapabiliyo muyduk ki?). misery is a butterfly melodisiyle söylemeye kalksam kendini karnından bıçaklayan insanlar istatistiğinde bir kıpırdanma olur mu acaba.. iyi uykular sayın smith.

"varoluşçu olacağıma futbolcu olurum" diyen sayın diğer (robert) smith, aklıma gelmişken sana da iyi geceler.
(fakat yazık değil mi böyle konuşuyosun, ekmeğini bu işten çıkartan bir sürü insana saygısızlık ediyorsun. varoluşçular meslek odası toplanıp the cure ürünlerini protesto etse yeridir)

09 Eylül 2009 Çarşamba

ewr*

sonbahar hiç bu kadar gürültülü gelmemişti sanki daha önce.. hiç bu kadar ışıklı, elektrikli, görkemli olmamıştı ilk yağmurlar. öldürecek kadar ileri gitmiş miydi eylül yağmuru hiç? hiç hatırlamıyorum. eylülün aklımdaki ince, güçsüz, soluk kadın görüntüsünü de bulanıklaştıran bir yağmur bu.. ya da intikam serin ve ıslak yenen bir yemek.

yağmur kadar rüzgâr da hiddetli. hani bir şehrin hakim rüzgârı o şehrin insanlarının ruh halini benzer şekilde etkiler, bu da yetmez, şehrin karakterini belirler diye bir geyik var (inanmadığımdan değil, bazı geyikler gayet de gerçek ve hatta güzel gözlü). poyraz ayrı bir hava üfler ruha, lodos ayrı. işte bu geyiği yapanlar derler ki istanbul'da tek bir hakim rüzgâr olmadığı için insanları da şehrin kendisi kadar karmaşıktır, şaşırtıcıdır, kişilikler bölük pörçüktür. aynı anda hem mutlu hem depresif olabilir, birkaç rüzgâr arasında kalıp afallayabilir, bir rüzgârla yelkenlerini şişirip yola devam ederken, diğeriyle alabora olabilir insan bu şehirde.

şehir şimdi bütün gücüyle esen rüzgârların etkisindeyken benim de biraz karışık, biraz ağlamaklı, güçsüz ama patlamaya meyilli olmam anlaşılır bir şeydir herhalde, böyle anlamak istediğim sürece. hem yağmurla ıslatıldığı için bu rüzgârları daha da ciddiye alabilir, tüm yükümü onların kanatlarına yığabilirim. fizikle bile çelişmemiş olurum şüphesiz.


*: o kadar garanti bir başlıktı ki utandım "emotional weather report" yazmaya.. kısaltması en azından saçma oldu.