07 Mart 2008 Cuma

öteki, kayıp, bi şey, deform

gece üç kuşları var pencerenin dışında, deli gibi bu saatte ötmeye başladılar. ne istiyorlar? beni bu saatte kaldırıp buraya oturtuyolar, iyi mi oluyor sanki.. sabah 7'de mesaiye başlayan kuşlar daha bir garip tabii. muhasebeci gibi... koş koş, 7.45 vapuruna yetiş, simit topla, yolcu envanteri çıkart.

gece üç kuşlarının olayı farklı. onlar, bizim beşeri fantezilerimize daha iyi cevap veriyor. hani kuş deyince direk ortaya çıkan "ah, özgürlük gibisi var mı.." iç geçirişlerimiz var ya, hani kuşlarla ilgili bir yazı yazıyorum diye direk şuraya pike yapan martı fotoğrafı eklemenin dümdüz, özensiz cazibesi gibi, o kuşlar bu düz tarafımıza hitap ediyor. onların umrunda bile değil ama biz kendi beceremediklerimizi başkalarına dayatmayı sevdiğimiz için, mecburlar, özgür olmak zorundalar, gecenin üçünde ötmeli ve çılgınlar gibi eğlendiklerini düşündürmeliler bize. hele bi yapmasınlar... "ben olamadım, bari bu kuş doktor olsun" gibiyiz işte. hayal kırıklıklarımızın acısını zavallı kuşları tus'a sokarak çıkartıyoruz. cık cık... cik cik belki de.

neyse ben damarımı kesip sözcük akıtmaya geldiydim (bir nevi edebiyat fanatizmi bu da herhal. "kesseniz sözcük akar" şeklinde, beşiktaşlı gibi söylenince oluyor). hatta yazıya "kayıp yanım, ötekim" diye başlık atmış bile bulundum (rüyada görüştük az önce kendisiyle). ama doğusu biraz keskin geldi bu başlık. cesaret edemedim. blogger çarşı tayfası bağırıyor oradan: kol-pa taraf-tar iste-mi-yo-ruz! eeehhh be...

iyi geceler.

-herhalde bir yarım saat kadar sonra-

"bir tüy kalemle yazılmış bekler bir hayat daha olmalı der gibi... kahverengi tonlarda uykularda." istanbul hatırası, bir kez daha dokundu.

14 Şubat 2008 Perşembe

14 şubat

pembe kalpleri, peluş ayıcıklardan bozma geçici personaları, kendiniz toplamamışsanız çiçekleri boşverme günü. nick cave and the bad seeds'den into my arms, tom waits'ten blue valentines ve romeo is bleeding günü. november bi de. hatta russian dance. aman işte, tom waits deyince çok şarkı çıkıyor, seçim yapamıyorum....

21 Ocak 2008 Pazartesi

çalış...

çalış, dedi kendine. saat 4 olmuştu, yanında iki noktası ve iki sıfırıyla, çok çok karanlığıyla saat 4 gibiydi her şey zaten..

çalışırken kahve makinası açılmalı, iletişim kanalları kapatılmalı.. sanıyordu. (bu yazıyı da kendisinin yazdığını gizlemeye çalışıyor niyeyse) ama birkaç aydır bu sistem değişti. çünkü kahve kadar okur da sıcak tutuyor, uyanık tutuyor. gecenin köründe, busy'ye aldığın ve hiçbir mesajı cevaplamadığın msn'ine bir okuyandan bir şarkı linki geliyor... ve ne garip, üniversite sınavına hazırlanırken sabahladığın gecelerde annenin soyup getirdiği mandalidan aldığın tadı alıyosun o şarkıdan. çalıştığın için şefkat görüyorsun. ve diyorsun kendine; çalış. daha güzel olsun, en güzel olsun her şey, en gerçek, en hayalci, en sıcak, en hissettiğin gibi olsun.

güzel şarkı, gecenin dördü için en nefis hediye, kahve gibi bi şey... oyungezer'e başladığımızdan beri posta kutuma düşen nefis şarkılardan sonuncusu. teşekkürler sevgili, uykusuz, müzikli, şefkatli, sıcak her şey için.

17 Aralık 2007 Pazartesi

bozuk bu rüya

çalılara yasladım sırtımı. uyudum. uyudum. dünün yazısının sonunu gördüm rüyamda: uyuyordum. elleri üşüyen ecinniyi, kara saçlı cüceyi, topal meleği bekliyordum uyanmak için. gelmediler, uyanamadım. öyle olunca da rüya bitti, uyandım.

yolla biten sonlar

bir gecenin sonundayım. erken biten, beklediğimden daha azını veren, yarına pek az şey bırakacak bir gecenin son satırları için buradayım. bunlar, tükenmiş günden artanlar... annemin bayat ekmeklerle yaptığı köfteler gibi, elimde kalan birkaç harfi yan yana getirip, yüzyılın en bayat yazısını yazıp gideceğim.

tamamlanma hissi. yüz defa mı düşündüm, bin defa mı yazdım, milyon defa mı hissettim, yoksa hep kayıp mıydı? kaç defa eksik, kaç kez bütün oldum? ve neden istatistik sevgili serpil? rakamları bilmek bu hesabı kolaylaştıracak mı sanki? dört işleme sığmayan bir hesapta, rakamlar zaten bilinmezlerin temsilcisi değil mi?

bu kadar soru sorunca, yüzyılın en bayat yazısı bile bir şeyler söyleyecek gibi oluyor. dile gelmesine izin versem, yanıtlar kapıda bekliyor. ama işte yoksunluk duygusunun çekim alanından çıkmadan, bu sona bir yol uydurmaya gönüllü olmadan tek laf edecek değilim. elimde ufalanmış bayat ekmek parçaları, karşımda çalılarla kapanmış bir yol, üstümde dünden kalma bir bitkinlik, ruhumda hiçbir şeye değişmeye iznim olmayan bir yoksunluk... bu son, hiçbir yola çıkmayacak. çıkmayacak. çıkmasın. bugün artık son'la bitsin.

20 Kasım 2007 Salı

durama!

ne fena bir eziyet... ne kötü bir niyet! amma acımasız bir dilek.

"yerinde durama e mi" demiş biri bana. duramıyorum. amaç ne, ne istiyor benden, hepsini birarada düşünüp taşınmak (taşınmak!) zorunda mıyım... peki gizem nerede? bana bu blogu açtığımda uzun uzun a'ların ve i'lerinle ilk mesajı sen atmıştın gizem. belki sesli harfleri ne kadar vurgulayabileceğini ilk mesajdan anlamamışımdır ama şimdi biliyorum işte... farketmez. dergi çıktığından beri yoksun. o kadar mı beğenmedin?

niye geceleri çalar bu kör şarkılar hep? peki gecenin sözcükleri..
>adım>soluk>baykuş>duman>sarıl>kule>tura>yanık>tınn>kırma>
boğuk>eskiz>hşşşş>hep-tura>virgül>(bazen de)nokta>bensiz>benli>
kırık>hayat... bir yüklem kadar net, bir zamir kadar "aman şahit göstermesinler" gece..>yüksüz.

bunlar mıdır? bu anahtarlarla açılan mıdır gece?

geceye>kalanlar>geceden>kalanlara>anlatsın>.

06 Kasım 2007 Salı

in rainbows

yağmurla radiohead'in seslerinin karışması iyiye işarettir muhakkak. yeni albüm (in rainbows) çıkalı çok oldu ama ben daha iki gündür dinleyebiliyorum. kafamdaki her şeyi uzaklaştırıp seslere yer açıyorum. house of cards'a, jigsaw falling into place'e, videotape'e, yağmura.. güzel tesadüf.